30 Aralık 2009 Çarşamba

GÖLGELER ŞEHRİ

Geceydi.Her taraf sessiz.İstanbul uykuda.Kuruçeşme fenerinin dibindeki taşlıkta oturuyordu.Etrafında 1-2 uyuz ve uykulu kopek,sessiz sızmış 2-3 ayyaştan başka hiçbir canlı yoktu.

Deniz uykudaydı adeta, yakamozun yansımasına baktığında rüzgar esti ve görüntü bulandı.Bir elinde fotoğraf vardı öbür elinde ise şarap şişesi.Şişeyi diklemek istedi ve dikledi ama hiçbirşey akmadı boğazından aşağı.Gözünü açtı ve şişenin boş olduğunu gördü.İçinden şarabın ve şarap markalarının analarının sıvazlandığı bir küfür savurdu.

Ayağa kalkmaya çalıştı yalpaladığını farketti.Denizin kenarına gitti suya baktı.

Denizde kendisine kimsenin bakmadığına emin olduğunda arkasını döndü ve sahil kenarından yalpalaya yalpalaya yürümeye devam etti.

Kendindeydi ama değildi de.Her bankta durdu oturdu fotoğrafa baktı.Fotoğraf artık tutula tutula mıncıklana mıncıklana yavan bir kağıt parçasını andırıyordu.

Üstündeki çatlaklardan kurtulsa belkide bu şehirde ki en güzel kız surety ortaya çıkabilirdi.

Fotoğrafı taşımanın bahane olduğunu biliyordu, zaten görüntü beynine öyle bir kazınmıştı ki, ne kadar içki içse, ne kadar ilaç içse asla o görüntü hafızasından silinmiyordu.Kendisini kaybettiğinde biraz rahatladığını sanıyor ama uyanmasına yakın gördüğü düşler sayesinde bir bıçak gibi tüm hatıraları geri geliyor huzursuz şekilde uykusundan uyanıyordu.

Evine çıkan yokuşun dibine geldiğinde durdu yokuşa baktı.

Alkolden ve bakımsızlıktan şişen göbeği artık onun keyifle sıvazladığı meyhane arkadaşı değil en azılı düşmanlarından biriydi.Tıkmakla kalmayan tıktığı gibi nefessizde bırakan soluk alma denemeleriyle tepeyi bulduğunda güneşin hafiften doğmaya başlaması etrafı biraz olsun aydınlatmıştı.Tek seferde anahtarı deliğine sokup kapıyı açtığında karşısında eski püskü babadan kalma işlemeli aynasında kendisini gördü.

“Ne çirkin herifsin lan” diye içinden geçirdi.

Cebinden fotoğrafı çıkarttı.

“Ne kadar çirkinim değil mi güzel bayan” dedi.

Ne alkol ne bitkinlik need bezmişlik asla bu fotoğrafa ve bu fotoğraftaki surete olan kibarlığı ve sevgiyi bozamıyordu.

Sanki fotoğrafta ki yüz ona cevap vermiş gibi birden keyiflendi.

“Çok şirinsin güzelim” dedi ve fotoğrafı katladı cebine koydu,kafasını kaldırıp tekrar kendisine baktığında yüzünde ki gülümseme yerini hüzüne bıraktı.

Salona doğru ilerledi ve kendisini bir bohça gibi öylece bıraktı.

Gözünü tavana diktiği anda evin 100 metre ilerisinde ki sesi her zaman ki gibi çatlak ve dijital bir hoparlörden çıktığı dan diye belli olan müezzinin sabah ezanıyla yüzü ekşidi.

Sabah oluyordu ve onun için sanki gün bitiyordu.Artık gölgelerin vakti gelmişti.

Güneş demek gölgelerin ortaya çıkması ve onun hepsinden çok korkması demekti.

Adeta yıllar evvel kendisine yazılmış bir senaryo gibi hep aynı şeyleri yaşıyor,aynı şeyleri giyip aynı şeyleri yiyordu.

İnsanları sevmiyor,gündüzleri dışarı çıkmıyor,çıksa bile kimsenin yüzüne bakmak istemiyordu.

Onun tek istediği şey elindeki fotoğrafa bakmak ve biraz olsun geçmişin hatıralarıyla hala beyninin hatırladığı ve yaşadığı açlıkları özlemleri gidermekten ibaretti.

Fotoğrafı önündeki mermer sehpanın üzerine bıraktı.

Alkolün etkisi hafiften azalmaya başlamıştı.Gitti ve lavaboda bir yüzünü yıkadı.Saçı sakalı birbirine karışmış yüzüne baktı durdu.Sular kendileri havlu yardımı olmadan süzülüp süzülüp gitmeye karar verdiler.

Şehir uyanıyordu ve onun bu sese tahammülü yoktu.Araba sesi ,vapur sesi hiç yoktan okula giden yada işe yetişmeye çalışan insane sesleri..

Şehrin tüm sesleri onu boğuyordu,aceleyle pencerelerin hepsini kapattı ve perdeleri sıkıca örttü.O karanlığın hiç gitmesini istemiyordu.Aydınlık gerçekleri ortaya çıkarttığı için ister istemez ürküyordu.

Normalde bu saatlerde sızmış olması gerekirken uyanıktı ve bu onun uzun zamandır başına gelmeyen birşeydi.Midesi bulandı, uzun zamandır hiçbirşey yememişti.yine yemedi inat etti .Evin içinde dolanmaya başladı ve çalışma odasının kapısına geldi.Bu kapıyı belkide aylardır hiç açmamıştı.Elleri titremeye başlamıştı.Elleri titrediği için kendine kızdı ama küfür etmedi.

Kapının kolunu yavaşça çevirdi ve kapıyı açtı.Kapıyı açtığında gözüne keskin bir güneş ve deniz görüntüsü çarptı.Koşarak perdeleri kapattı ortalık diğer odalar gibi aynı karanlık ve loş görüntüsüne kavuştu. Cam kenarındaki piyanoya bakıyordu.Aylardır dokunmadığı piyanoya dokundu üstündeki toz tabakası parmağına bulaştı.Tüm ciğerlerini doldurup üfledi ve oda toz içinde kaldı bir sure sonra bulut dağıldı.

Elleri deli gibi titriyordu,çok heyecanlanmıştı.Uzun yıllardan sonra ilk kez piyano başına oturacağı dan diye belli olan adam kendinden utanır gibi kapağını açmaya üşendi sonrada açtı.

Pırıl pırıl tuşlar meydana çıkmıştı.Karşısındaki nota defterini açtı ve yıllar evvel kendi yaptığı bir bestenin notalarını buldu.”ELA”.

Gözleri parıldadı aklına o güzel fotoğraf geldi,Damağı kurudu ve heyecanlandı.

“Yapabilir miyim ?” dürtüsü dürtmekten çıkıp sürtmeye beynini delmeye niyetlendi.

Parmaklarını o eski ustalığıyla çatırdatarak konumunu aldı.

Notalara basmaya çalmaya başladı

5-6 saniye sonra durdu.

Çalamıyordu yanlış basıyordu.

“Olabilir” dedi “kaç zamandır çalmıyoruz.”

Bir kez daha denemek istedi.

Yine beceremedi.

Kendi yazdığı bir besteyi bile çalamadığı haline acıdı,kızdı,kırıldı.

Gözleri dolduğunda artık piyanonun başında değil eski ve gıcırdayan yatağındaydı.

Uzandı gözlerini tavana dikti.

Göz yaşlarından gözleri dolana kadar baktı sonrada kapattı ve pınarlarını rahatça boşalttı.

Boğucu ve sıcak odasında gözlerini açtı.Homurdanarak yataktan kalktı.Hala bazen eski dinçliği yerine geliyordu böyle.

Salona gitti ve her gün okuduğu aynı gazeteyi aldı.Boşanma haberini gördüğünde sinirlendi.Kendisinin kariyerinin parlak günlerindeki günlerinden birinde o fotoğraftaki ela gözlü kızla olan fotoğrafı vardı.Aynı kin ve üzüntüyle doldu.

Gazeteyi aynı ivedilikle katladı ve yarın okumak üzere yerine koydu.

Tam 12 senedir aynı gazeteyi okuyordu.

Şarap almaya giderken kapının çaldığını duydu.

Kapıyı açmaya doğru giderken kapının altından bir zarfın ittirildiğini gördü,kapıyı açtığında kimse yoktu.Homurdanarak eğildi ve zarfı aldı.

Bir iş teklifiydi.Bir okul ona hocalık teklif ediyordu ve bir orkestra kurup başına geçmesini istiyordu.Kendisinin başında çaldığı bir orkestra.

Ne kadar uzun zaman oldu diye aklından geçirdi.

İki gün sonrasına görüşmek istedikleri yazılıydı.Yazıyı katladı ve zarfı piyanonun üstüne bıraktı.Kapıyı arkasından çekti ve şarap almaya gitti.

Dersin verileceği sabah onun uyku saatiydi ve gram uykusu yoktu.

Aynada kendisine tiksinerek bakarak belkide aylar sonra traş olmaya çalıştı.

Yarım yamalak olduğu traşın üstüne dolapta temiz kalmış bir kaç kıyafetinden seçerek üstüne geçirdi ve okula doğru çıktı.

Yolda yürümekte çok zorlanıyordu inanılmaz bir ses ve ışık var gibi geliyordu.

Neyse ki okul yakındı ve hemen vardı.Kapıdan içeri girdiğinde anılarının onu bu kadar çabuk yakalayacağını hiç düşünmemişti.

Bu merdivenlerden beraber inmişti fotoğrafta ki kızla bu koridorlarda yürümüştü.

Midesinden yukarı doğru inanılmaz bir yanma hissetti.Duraksayarak duvara dayandı.

1-2 nefesten sonra gücünü topladı ve müdürün odasına daldı.

Müdürle konuşması epey iyi geçmişti.Müdür bu eski sanatçının haline çok üzülüyordu onu okulun yıllıklarında görünce çok şaşırmış sonrada biraz araştırma yapmış ve son halini öğrenmişti.

Maddi durumu kötü değil di aslında zamanında epey fazla kazanmıştı ve pek çok kira geliri vardı,ama berduş görünüşü onu acınacak bir adammış gibi hissettiriyordu etrafına.

Verilen maaşı Kabul etmedi ve parasının olduğunu söyledi dersleri karanlık biro dada yapmak istediğini söyledi.

İsteği garip bulunsada müdür tarafından Kabul edildi.

İsteklerinin eski günlerinde ki gibi Kabul edilmesi ve ciddiye alınması çok hoşuna gitmiş şekilde ayrıldı okuldan.

Güneş o kadar yakmıyordu sanki bedenini.Sahil kenarında neşeli bir yürüyüş yaptı.

Evine doğru yürürken siyah bir mercedese binen kadını gördü.

Nutku tutuldu.

Bu “o” ydu.

Elleri titremeye başladı boğazı düğümlendi.Hala eski zamanlardaki gibi güzel ve asil duruyordu.

Kendi halinden utandı adam.

Kadın onu farketmeden arabaya bindi ve gitti.

Bir rüzgar esti adamın üstüne doğru,sonra da 2 kişi omuz atarak yürüme isteklerini tacizkar bir biçimde yürürlüğe koydular.

Hissetmedi bile.

Eve doğru koşmaya başladı.O ağır cüssesiyle bu kadar kanter içinde ve deli gibi koşan adamı görenler hayretler içinde bakakaldılar.

Sonrada kafalarını çevirdiler ve hayatlarına devam ettiler.

Sanki hiçbir şey görmemiş gibi.

28 Aralık 2009 Pazartesi

KAR TANESİ

Çikolata renkli bir kar yağıyor

Kapladı tüm çatılarını şehrimin

Soğuk değil

Sıcacık.

Üzerine yatıldığında üşütmüyor.

Zaman çalıyor ömrümden.

Yaman bir hırsız gibi

Kızamıyorum ona

Çalsın gitsin ömrümü istiyorum.

Onun çaldıkça çalası

Benimde alnımda bir enayi tebessüm.

Çaldırdıkça çalası var bu ömür.

25 Aralık 2009 Cuma

Accccaaayip!

Çok sevdiği eşiyle kavga etmişti.Eşi diğer hatun arkadaşlarıyla evdeki sıkıntısını unutmak için eğlenmeye gitmişti.Gururundan geberesice olan adam biraz Fransız filmi izleyip şarap içmek istemişti. Aristokrasinin bokunu çıkarıyordu sanki.Filmin başıda kıçıda aynı olduğundan nerede olduğu bizim için hiç önemli değilken elektrikler gidiverdi.”Hah” dedi.Birde Avrupa ülkesi olacağız daha elektriğimiz yerinde duramazken.Kılçık kılçık düşüncelerle şimdiden hayatındaki herkesi uyuz etmeyi başaran adam şöminenin başına geçiverdi ve sallanan sandalyesinde bir ileri bir geri mıymıy bir aşk romanını okumaya koyuldu.

Bazı arkadaşlarının ibne olduğuna kesin gözüyle bakmasına rağmen karısını özlemişti.Saatler koşarcasına ilerliyordu.Kapının açılıp kapandığını duydu.Karısının geldiğini sandı ama gururlu biri olduğundan sevincini çaktırmadı.”Gelsin benden af dilesin” tarzı dişi bir fikre kapıldı.Hiç istifini bozmadan kitabına devam ederken boynunda bir öpücük hissetti.İçi bir garip olmuş çok sevinmişti.İlişkisinde ki tercih edilen taraf olması hoşuna gitmişti adamın.Hormonları çılgın gibi koşuşturmaya başlamıştı.Birden kulak memesinde ve boynunda gezen bir dil hissedince “başlarım böyle aristokratlığa arkadaş” tarzı bir azgınlıkla ayağa fırladı ve arkasını döndü.

”HASSİKTİR!” kim lan bu adam!.Karısını beklerken karşısında daha önce homo olmak isteyip bir türlü başaramamışcasına kıkırdayan bir adam vardı.İğrendi tiksindi.Adam dudaklarına yumulmak için ileri atıldığında şömine maşasını kaptığı gibi sapladı.Bir kadın gibi çığlık atan adam yere düştü ve oracıkta öldü. “Ne yaptım lan ben öldürmek istememiştim halbuki.Hem belki farklı bile olabilirdi” diye düşünürken zihninde bir çığlık duydu.

Gözlerini açtığında karşısında bir kadın programının tekrarı vardı ve karısı şen şakrak kapıyı açıyordu.Gitti karısına sırnaştı aflar diledi.Dizinde ağlarcasına yalvardı ve kadının gönlünü almayı başardı.Bu rüyayı da zihninin en karanlık yerlerine postalayıp kimseye anlatmadı.

23 Aralık 2009 Çarşamba

DÖRT BACAKLI MASA

Gitme dört bacaklı masa

Lazımsın bize.

Dört bacağında da

Dört ayrı meyimiz var.

Bacakların lazım bize

Dördüne de ayrı ayrı uğramamız lazım.

Uğramazsak ayıp bize.

Dördünü sekizlemeden biz

Gidemessin aramızdan.

Masanın yanı bizansi bir duvar.

Fötr şapkalı bir amca kesiyor bizi inceden.

İnip masadan oturuyor hop yanımıza.

Beyaz leblebileri elinde bize sunuyor.

Amcamıza kadeh söylüyor yoldaşım.

Garson tedirgince hesap getiriyor.

Gitme dört bacaklı masa.

Biz gidiyoruz geldiğimiz gibi yine.

20 Aralık 2009 Pazar

Gece-Gündüz

İki yüzüm var bir günde.
Biri gündüz biri gece.
Günlük güneşlik olan seninle
Kapkara olanı kimseyle.
Gündüzümü geceme katasım gelir
Gitmiş olursun apansız.
Sıcak ve soğuk peşpeşe
Çatlar olur ruhum.
Gitmesen kalsan yanımda
Hep gündüz olsa tepemde güneş
Sımsıcak kavrasak bizi
Kapansa çatlaklar
İki farklı göz birbirinin rengini
Birbirinde bulsa.
İki ses karşılıklı
Hiç bitmezcesine konuşsa
Gündüzlerleri bol ama
Geceleri hiç olmasa.





Bir Delinin Günlüğü – 5

Selamlar,ben buraya ilk defa yazıyorum. Mika şu anda uyuyor.3 gündür uyumuyordu sonunda bünyesi kaldırmadı sızdı.Ben onun yarattığı bir hikaye kahramanıyım,daha yazmadı her an yazabilirmiş.Son zamanlarda onun halini hiç beğenmiyorum,belki burayı bir doktor falan okurda kurtarır bu çocuğu diye not bırakıyım dedim.Gözlerinin feri söndü çocuğun yahu,yemiyor,uyumuyor,içiyor.Yirmi kilodan fazla kaybetti diye gördük geçen gün tartıda onlarcamız paniğe kapıldı bize de bir şey olacak diye.Geceleri kar yağdığında sağanak yağdığında sokaklarda yürümeler boş boş dolanmalar falan.Bazen bir telefon çalıyor yada bir mesaj falan geliyor,inanılmaz bir biçimde enerjisi artıyo o ara hah diyoruz tamam geri döndü.Sonra birşeyler oluyo gene sönükleşiyo.O kadar heybetin,enerjinin,zekanın arkasında paramparça bir adam var sanki.Bazen insanlar yazdıklarını okuyo,ona onun yazdıklarını çok sevdiklerini söylüyorlar falan çok hoşuna gidiyor neşeleniyor.Neşelenince bir sigara yakıp penceresini açıp ağaçlara,gökyüzüne bakıyor.O aralar ne düşündüğünü kimse bulmuş değil.Bazen iyice delirdiği oluyor bazı geceleri,bilgisayarında fotoğrafları var güzelce bir kızın.O fotoğraflara bakıp bakıp devamlı bir deftere kalemiyle yazılar yazıyor.Size bir sır vereyim mi? Ben bu adamın yazarken yada konuşurken bir kere bile durup düşündüğünü görmedim.Açıyor defteri alıyor kalemi direk yazıyor sayfalarca.Geçen gün kar yağdı çok mutlu oldu,kar yağdığı zaman herşeyin çok güzel olacağını tekrarladı durdu.Şimdi yazdıklarında da gördüm anlaşma yaptım falan diye yazıyor,kiminle anlaşacaksa? Ben onun uyurken gümbür gümbür horladığını falan zannederdim,o kadar sessiz ki bazen öldü falan sanıyorum yazıma ara verip gidip tepesine bakıyorum.Gözlerini açıp gülüp bana küfrediyor.

Bir adamın kendi içinde hem bu kadar hüzünlü hem de bu kadar neşeli olması nasıl bir şey çözmüş değilim.Hafiften sayıklamaya başladı.Yine aynı sapık rüyayı görüyor herhalde,kendisini bir motorsikletin ezdiğini görüyormuş.Ama sonra ayağa kalkıyormuş,ışık içinde kalıyormuş falan filan.Neyse sesi kesildi rahatladı gene,yazarken fazla ses çıkartıyor olabilirim en iyisi kendi hikayeme geri dönmek.Ona iyi bakın,onun sevdiği gibi sevebilen çok az,gördüğü gibi görebilen ise yok.

TEKERLEKLİ MEYHANE

Bu benim ilk ve son hikayem.Ben bir arabayım modelim 2000 çıkışım Japonya.Türkçe nasıl konuştuğum ayrı bir sorunsal malum kaç senedir aynı yollardayız öğrendik. Benim sahibim ergenliğini bitirmesiyle adamlığa bodoslama dalmış enteresan bir çocuk. Sanırsam 21-22 yaşlarında.Araba kullanmayı biliyormu bilmiyor mu onu bile çözmüş değilim tam diyorum bu çocuk esaslı acaip sürüyor zart o günü gider çocuk ezer başka gün gider başka arabalara bindirir.Diğer araba arkadaşlara da ayıp oluyo acaip kalıplı ve seksi bir kasam olduğu için vurduğum yerde kaporta bırakmam abicim.

Neyse mevzu benim seksi kasam değil onu belki başka bir gün bol alkollü bir ortamda anlatabilirim.Evet alkol demişken konuya girelim bari.Efendim ben bir tekerlekli meyhaneyim. Bu çocuk ve arkadaşları bana adeta meyhane muammelesi yapıyor.Ben nerdeyse her gece 3-4 tane sarhoş zibidiyle uğraşıp sağa sola çarpmamak için adeta bir ferrari kadar kıvrak hareket etmek zorunda kalıyorum.İçime kusanmı dersin saatlerce aynı bayık bunalım şarkıları dinleyenmi dersin.Aypop diye bir mısır markası var yarısını yiyolar yarısını içime döküyolar bok götürüyor içeriyi arkadaş.Dertler derya olup akıyor içimde ve ben gıkımı bile çıkartamıyorum.

Şimdi diyeceksiniz ki ne terbiyesiz arabasın sahibinin arkasından atıyosun tutuyosun çocuklar dertli bir yardımcı ol bir al pavyona götür onları falan.yook arkadaş ne dertleri var ne tasaları boş boş kız meselesi bilmem ne.Erkek adam delikanlı olacak hacı sarsılmayacak bunlar içip içip sızsınlar diye bahane arıyolar bence. Geçen gün gene boğaz manzaralı 2 ağacın kavuştuğu çok ıssız bi yerdeyiz bi baktım yanımda kıpkırmızı çıtırmı çıtırı bir dişi araba.Egzozumdan ıslığı çaldım.Hey bebek egzozun ne renk diye yanaştım yanına.İçimde oturan hayvanlardan biri gitti açtı benim camı güzelim kırmızı arabaya kustu.Gel de tavla şimdi kızı.İş mi bu yani?

En temizi boş bir günde boşaltacaksın frenleri bırakacaksın kendini boğazın sularına.Sıkıyorsa gelsinler içime otursunlar.

19 Aralık 2009 Cumartesi

KARLI GECE

Şiirler hikayeler yüklenmiş yürüyorum gece

Tipileri karları yararak ilerliyorum

Bir kız sevdim o daha tam sevmeden

İstanbuldan gemiler geçiyor.

Alıp yarimi çekip gitme isteği buralardan

Her geçen gün daha çok artıyor.

Alem yay burcundan geçerken

İstanbul bembeyaz kaplanıyor

Anneler bilirmiş çocuğunun göz rengini en iyi

Anneme benzer kızı alıpta buralardan

Binip gemilere

Bir sabah gidesim geliyor.

18 Aralık 2009 Cuma

SON SAVAŞ

Gözümü açtığımda yerdeydim.Kesif bir yanık ve duman var her yanımda,yanımda bir kılıç üstümde zırhlar,nerdeyim ben? Diye düşündüğüm anda çığlıklar duyuyorum.Ayağa kalktım,duman hafif dağılır gibi oldu.Karşıda ki tepeden binlerce adam saldırıyordu.Ardımda bir avuç adam ve yanan bir şehir.Şehrin içinde ağlama sesleri,kızılca kıyamet bir ortamın ortasında bir avuç adamlayız.Sanki kazanmamız mümkün değil.Saldırıyoruz yinede,kahramanlığımız on numara.Kan gövdeyi götürmeye başlıyor.Bir,üç,beş sayısız kesilen insan,o da ne!? Yüzleri yok bu adamların.Mümkün mü böyle bir şey,allahım bu ne zor bilmece.Öyle bir zamandayız ki sanki saatler geçiyor,sayımız giderek azalıyor,kolumda bir acı hissettim yaralanmışım.Kazanmamız mümkün değil,hepimiz burada yok olacağız diye düşünüyorum.Sayıları arttıkça artıyor adamların,biz ise giderek tükeniyoruz öldürdükçe.İnsanın birazdan öleceğini bilmesi ve buna rağmen direnmesi çok enteresan bir ruh hali.Giderek hissizleşiyor vücudum.Kulağımda bir ses,kendi sesim sanki,bırakamam diyor,bırakmamalıyım.Can üstüne can alıyorum,yara üstüne yara veriyorlar.Yüzsüzler mi kazanacak yani? İçim delice öfkeleniyor bu duruma,kendimi kaybediyorum.Ağıtlar yakılıyor başımda sanki en eski devirlerde ki gibi bir sandalda ırmağa salıyorlar beni.Hareket edemiyor,konuşamıyorum.huzur doluyor içim.Irmağın sesi huzura kavuşturuyor beni,sanki beni izliyor diye mutlu oluyor,hevesleniyorum.Sinirsiz,kedersiz,gidiyorum bir ırmağın üstünde,hiç görmediğim,bilmediğim yerlere.Bu son yol bana galiba.

Bir Delinin Günlüğü –4

“Çüş! Yağmura bak.Bir kerede dediğimi yapabilseler zaten yeri yerinden oynatıcam anasını satiyim.Saçma sapan bir yağmurcu almışlar gene böyle hafif bir romantik yağmur yağdır diyoruz kovayla döküyor andaval.Çok kızdım ve 3-5 gök gürlettim sus pus oldular.Neymiş acemilermiş başlarında ben olduğumda kendilerini güvende hissediyolarmışta mışmış.” Diye kafamı ütülüyordu aynadaki.Yeter be kardeşim senimi dinleyeceğim,zaten kafamda bin tane ses vıdı vıdı ütüleme işini üstlenmişler.Ani bir sinirle kırdım aynayı,7 sene uğursuzlukmuş,çok uğur var ya hakkaten şimdi laf! İnadına günde 3 öğün ayna kırıp merdiven altına sedir kurup fosur fosur uyumazsam adam değilim.Farkettin değil mi? Acaip asabiyim bu ara.Gülen bir ses falan olmayınca böyle oluyorum,ne kadar pislik yanım varsa öne çıkıyor. susun artık.çok kalabalıksınız ve bir ağızdan konuşuyorsunuz.başım ağrıyor kaldıramıyorum hepinizi.Hepinizin bana devamlı fikir vermesinden daraldım bunaldım.Hanginiz gerçeksiniz hanginiz değilsiniz artık onu bile ayırt edemiyorum.Ayırt etmekte isteyen yok zaten,tek istediğim “o” nu alıp defolup gitmek buralardan en uzağa,yada burada kalmak,hayvanlık yapmayıp fikir sormak lazım.Kalp atışı sesleri duyuyorum,çok yüksek ve hızlılar,çok sıcak içim,sönmek bilmiyor,kristal bardaklara dolduruyorum içkileri serinleyeyim diye içim daha çok yanıyor.Bir yanım ağır dram yaşarken,öbür yanım ona bakıp maytap geçiyor zaman geçmezken.

17 Aralık 2009 Perşembe

Bir Delinin Günlüğü – 3

Yürüdüm dün! Yağmur yağa yağa gittim sokaklarda.Sigaraya sigara ekleyerek,arada nefesim kesildi öksürmedim değil hani.Ne yapiyim başka türlü rahatlamadım o an.Süsler vardı heryerde 2010 diye.Bembeyaz süslere dalarak yürüdüm zart bir sapık kornayla kendime geldim,gebericek mişim manyakmıy mışım? Yayalığıma efendice kaldırımda devam ettim.Çok kibardım 2-3 küfür ettim sadece.Hissetmiyorum soğuğu içim deli gibi alev içinde.Kazan gibiyim dokunsanız cayır sıcak.Çaresiz kaldığım anlarda önce kafam duruyo hiçbişi yapamıyorum,sonra sapıtıyorum adeta,deli gibi çalışıyo herşey,zaman acaip akıyo,yazasım,konuşasım,herşeyi değiştiresim değiştiremesemde deneyesim geliyor.Kapıcımız manyak olduğuma kanaat getirdi.Dün tam 3 defa sokağa çıktım gece.3.sü en uzunuydu sanki bana öyle geldi.Güneş doğmak bilmedi.Belim başım boynum her yanım ağrıyordu.Durun lan dedim durdular.Babasının terkettiği mesih gibi piç kaldım bu dünyada sanki.Canım sıkılıyor mucize yaratmak istiyorum,yaratamıyorum.Böyle ktipiyoz mesihmi olur ne asam var ne saç sakal.Yağmur yağarken kafama hemen süzülebildi sanki ben ağlıyormuşum gibi bir görüntü oldu,delikanlı damarlarım sapıttı yağma lan dedim göğe,bizi ciddiye alan olmadı.Güneş doğmadan geldim eve,birazdan güneş doğacak.Pek güneşi göreceğimizi sanmıyorum hava bombok.Ulan noel baba şimdi gelsen senden öyle bir şey isterim ki donunu satsan yapamazsın bence.Hoş ne zaman geldin ki.Hop güneş doğdu bir iki saat yalandan sızalımda adet yerini bulsun.

ATEŞ BAŞI

Yaşlı adam oturur ateş başı

Sallanan koltuk gıcırdarken ileri geri

Bir şiir okur karşısındaki fotoğrafa

Naftalinli bir türkçeyle.

Hava gümbürder bir telaş sarar

Orkideler diye fırlar sandalyeden.

Gün gelir orkideler büyür.

Vakit geldi diye fısıldar adamın biri.

Tanıdık bu ses ama nereden ?

Ne kadar da benzer gençliğine.

Yaşlı ama dinç beyni düşünür dururken

Kurumuş elleri keser orkideleri usulca.

Her ayın ilk pazarı yine yaşlı ayaklar yolda.

İki yaşlı ayak at olur çeker yaşlı bedeni.

Mahalleli dalga geçer yaşlı delikanlı diye.

Ayın ilk pazarı ulaştı yaşlı adam

Ak mermerli ormana.

Binlerce fısıltı duydu.

En güzelini hemen buldu kulaklar.

Ak mermer başı süslendi.

Sevdi mermeri yariymiş gibi.

Şiirler okudu naftalinli sesiyle.

Naftalinli ses fısıltı oldu nedense?

Bir ayın ilk pazarı öldü yaşlı adam.

En güzel fısıltıyla birleşti fısıltısı.

Estiler durdular ak ormanda .

SAHİBE

Gülerken yüzü

ağlayan bir çift göz.

Dolu dolu pınarlar.

İçeri akar hüznü.

Hançerle delik deşik içi.

Bakar pencereden bahçeye.

Bir orkide yeşerir saksıda.

Gecenin en körü nasılda göründü.

Kan ter içinde bir adam.

Kazar toprağı ha babam

Yağmur sağanağa vurmuş kendini.

Çukur çamur dolmuş kazılmakta.

Hava buzumsu.

Alev içi ısıtır adamı.

Buz içinde

Alev yanmakta adam, kazarken durdu.

Kapar gözlerini konuştu.

Ben geldim dedi.

Ağzını oynatmadan geliyordu sesi.

Yıkıntıları onaran.

Gözyaşını kesen.

Doğmamışa hayat.

Ölmüşe su serpen geldi.

Gökyüzü yağmuru kesti kahkahayla.

Gece gündüze döndü.

Tohum çiçeğe

Çukur saraya.

Gökkuşakları sardı dört bir yanı

Selam durdu cennet sahibiyle

Gülen gözlü sahibesine.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Aşk-ı Şebnem

Bir gönlü kırık güzel

Sarmış ruhunu dalgalar.

Kalbi buruşuk gözyaşlarından

Sardı sarmaladı onu

Topraktan göğe uzanan yapraklar

Özse öz

Cansa can verdi

Dalgalar denize dönüverdi

Gece daha bitmeden.

Sardılar birbirlerini güzel ve yaprak

Anlar gibi her şeyi bakıştılar.

Güneş geceyi kovarken yağdı

Masmavi gökyüzünden.

Yapraklar tazelensin diye.

Aşk-ı Şebnem.

13 Aralık 2009 Pazar

ESKİ TOPRAK

(Bu hikaye gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış olup,merhum dedem Vahram Kizir’e ithaf edilmiştir.)

Sabah güneşin doğmasıyla gözlerini açtı.Karısı yine ondan evvel kalkmış evin en alt katındaki taş ocaklı mutfağında yine yağını bol kaçırdığı böreğini fırına vermiş sonrada verandadaki çiçekleri sulamaya başlamıştı.Tembelliği sevmezdi hemen yataktan kalktı,jiletini fırçasını aldı traş olmaya başladı.Soğuk suyla traş olmasını seviyordu.Traş makinaları yeni çıkmıştı ama edinmemişti hoşlanmıyordu yeni elektronik eşyalardan hazzetmezdi.

Acele bir şekilde karısının yaptığı böreğe dokunmadan hafif kahvaltısını yaptı.Bir torbaya rakısını ve öteberisini aldı oltasını hazırladı.Misinalarını düzeltti.Evde ki sessizlikten hazzetmiyordu,oğlu Almanya’ya okumaya gitmiş,kızı ise evlenip gitmişti,kalan son kızını sevdi başını okşadı.En ufak kızı Luiz’in koşarak arka bahçeye çıkışını izledi.

Alacaklarını alıp kapıdan dışarı çıktı,kapının menteşeleri gene yerinden oynuyordu okkalı bir küfürle yerine oturttu.Yeni taşınan komşularının inşaatları bir türlü bitmek bilmiyordu.

“Ayılar.” Diye düşündü.Rakıyla muhabbetleri iyi gidiyordu ama rakısız sevmiyordu onları.

Rum arkadaşını dürtükleyerek uyandırmaya gitti.Hemen 3-4 ev yanındaki tahta kapıyı gümbürdetti,Şaşılacak şey arkadaşı erken kalkmıştı.Muhabbet ede ede biri sovyetlerin ordusunu anlatarak öbürü pek onu dinlemeden Beşiktaş’ın puan durumunu konuşarak arnavut kaldırımı yoldan Yeniköy sahiline indiler.Eskiden saatte bir arabanın geçtiği yolda artık vızır vızır geçen arabaların ne kadar çoğaldığından şikayetçi oldular birbirlerine,devir değişiyor,eski alışkanlıklar kayboluyor,hayat kolaylaşıyor ama kirleniyordu.

Kayığa atladılar,kayık hafiften su alıyordu.

-“Bir gün batacağız tamir ettir artık şunu” dedi arkadaşı.

-“Bize bir şey olmaz batarsak yüzer geliriz n’olacak yani” diyerek savuşturdu mızmızlanmayı.

Çarşaf gibi denize küreklere asılarak açıldı.Arkadaşı kürek çekmeyi bilmiyordu o ancak denizi koklardı.Yıllardır kürek çeke çeke artık çocuk oyuncağı gibi geliyordu ona ilerlemiş yaşına rağmen banamısın demez Yeniköyden Beykoz’a bir nefeste çekerdi kürekleri.

Beykoz,Yeniköy arası bir yerde durdular ve balık tutmaya bir yandanda inceden rakı götürmeye başladılar.Saatler saatleri dürtüklerken sahilde hafif bir bağırış çağırış duydular.Bir duman yükseliyordu Yeniköyden.Sahildekiler onlara bağırmaya çalışıyor ama sesleri pek gelemiyordu.Arkadaşı dikkatlice sahile baktığında Vahram’ın evinin yandığını gördü.En üst kattan dumanlar çıkıyordu.Kısaca bir aklından geçirdi,karısı ve çocuğu en alt kattalar böyle bir duman olduğunda hemen çıkarlar diye düşündü.Biraz küreklere asıldı ve sahilde karısıyla kızını gördü içi rahatladı.Sonra kürekleri bıraktı yine rakısını içip oltaları çekiştirmeye başladı.

Arkadaşı panik olmuştu

-“Hadi Vahram gidelim evin yanıyor söndürelim” dedi.

-“Siktir et itfaiyemiyiz biz gelir söndürürler nasılsa biz balığa bakalım” dedi.

Arkadaşı faltaşı gözlerle onu keserken gerçektende sirenlerle itfaiye geldi yarım saatte ateş yangın kalmadı ev kurtuldu.

Akşam o gün tuttuğu balıkları rakıyla inceden götürürken is olmuş en üst katın balkonundan boğaza bakarken radyoyu açtı sanat müziği is kokusuyla beraber havaya karıştı,ve doğada hiçbir şey yok olmaz ilkesine aykırı olarak dağılarak yok oldu.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bir Delinin Günlüğü -2

Bu gece müzik falan yok bildiğin tıkırtılarım var birde camı açtım ordan üfür üfür sağ yanım buz kesti ama gelen ses acaip kallavi böyle bindiriyor adamı bir uçağa sanki geziyoruz şehir şehir,şiir yazmaktan baydığım oluyor bazen böyle daralıyorum açıyorum pencereyi oksijen istiyorum dışarda zannediyorum kuzeyden esen deli bir rüzgar var böyle havalarda migros poşeti olası geliyor insanın,bırakıcaksın kendini en hafifinden bedavadan ulaşım hakkı kazanmış belediyeci akrabası gibi takılacaksın.bu yazıları pek seven yok farkındayım ama her bokuda diğerleri sevecek diye yapacak değiliz,böyle bir durum gayet sinir edici,zaten böyle saçmalıyorsam saat 01,15 tiktak akarken uyku falan yoksa anlayacaksın ki kusmam gereken ifrazatlarım var. pek imla doğruluğu aramayın bence camdan esen soğuk hava kaloriferden doğan ısıyla birleşince acaip bir şey oluyormuş, evet böyle saçma sapan şeylere takılıyorum ve can sıkıntım biraz geçiyor,Canım sıkıldığında canım sigara yakmak istiyor sırf ciğerim zenci olmasın diye bazen durduruyorum.Amaaan siktir et yakalım gitsin ne kastırıyoruz nasıl olsa kimse yok rahatsız olabilitesi olanda ekşi suratıyla takılsın bir köşede.Kapat gözünü nerdesin,eminönünde bir handayım abi en üst katlarından birindeyiz,asansör falan yok ne asansörü han dedemden yaşlı padişah görmüş geçirmiş daha naapsın,çıkıcaksın o hanın çatısına bırakıcaksın kendini aşağı sabaha kadar ne bakanın olur ne soranın sabah caminin müezzini namaza çağırıyım derken sabah yamacından geçerken manzaradan midesi bulanırda namazı 5 dakka geciktiren bir ayrıntı olur kalırsın dünyada.böylede bir mesaj veriyim istedim ama şimdi ayy ıyy derler, en iyisi tüymek.

Şehr-i Yağmur

Yağmur oldum yağıyorum şehre

Sokakları geziyorum

Caddeleri,köşe bucağı

Kimselilerin gözünde neşe

Kimsesizlerin gözünde korkuyum bu gece

Ağaçlar bana kavuşmaktan memnun

Betonlar ise sert duruyor bana

Gözlerim arıyor ırmağımı

Buluyorum yedi tepenin birinde

Irmağın gözünde hüzün

İçi bulanık

Coşuyor benimle çağlıyor

Yatağımızdan akıyoruz denizlere

Geçiyoruz bu gece onunla denizleri

Okyanuslar bize yabancı

Sahil sahil dolaşıyoruz dünyayı

Görmediğimiz yüzler duymadığımız dillerle

Sabaha saatler kala bitiverecek

Bir günde devri alemimiz

Yerleşeceğim bu gece yatağına ırmağın

Bitmezcesine akacağız her gün her gece

Bambaşka alemlere..

11 Aralık 2009 Cuma

Bir Delinin Günlüğü - 1

Tiktaktiktak saat 00,00,gece dışarda rüzgar esiyor,kimse yok,yalnızım hep yalnızım bazen bu sessizlik canımı sıkıyor.Arada araya giren müzik melodileri,belli belirsiz,en güzelleri tabii ki vokalsiz.Üşüyorum,dışarısı buzumsu.Gün aşırı,birkaç günde bir içimi ısıtan ses yok ortalıklarda,keşke gelse diyor bir ses kulağımda ne güzel olurdu değil mi?Ben böyle zırvalayınca gülen sesi istiyorum kulaklarımın en dibinde ama şu anda yok,nerdedir,banane ?Sevgimi bu,aşk mı yada başka bir şey mi? Neden böyle sapıkça sahipleniyoruz bir anda,bu ne bencilliktir diyor şair şarabını yudumlarken.Şarap yok,canımda çekmiyor zaten,dudaklarımda bir çatlaklık söz konusu,üst kattan aşağı salınan bir tütün kokusu geldi burnuma.Nasıl geldi cam pencere kapalıyken?Artistlik olsun diye de uydurmuş olabilirim,böyle hayali zımbırtılarım yok değil.Yazar adam yalancı olur malum kıçımızdan uydurabiliyoruz.Aç değilim karnımda bir gurultu sözkonusu,giderek zayıflıyor bedenim madden ve manen.Çekiyor bedenim sanki.Belli belirsiz şeyler geliyor aklıma genelde çoğu güldürmece,bu kadar karamsar bir ruh halinin bu kadar saçmalaması ne kadar normal o ayrı bir saçmalık zaten.Bir tepede toplanmış koca bir kalabalık,hepsi bembeyaz giyinmiş en ucunda bir yar var yarın başında ben,gökten gelen ulvi bir ses ne bok yiyorsun orada diyor.Ağlayasım geliyor ama gözlerim benden delikanlı çıkıyor,beyin bu duruma şaşırıyor ağız kahkaha patlatıyor.Ulu ulu varlıkların önünde maytap geçiyoruz adeta,durumumuz sopalık.Tiktaktiktak saat 00:16 ben bu kadar saçmalığı 16 dakka da düşünmüş olamam kesin saatte bir yamukluk söz konusu,bana kalsa sabaha kadar böyle yazar dururum ama okuyanlar için eziyet çektirici o kadar eziyet çektirirsek ilerde aç bırakırlar malum maddiyattan geberilen ortamlardayız.Alır başımı giderim hayallerimle,ırmak rengi gözlerin aktığı bir şelalenin başına yaptırdım evimi,çatı katında oturup sessiz ve yalnız akar gözlere bakarak yaşlanıyorum durmadan çatlamayı çok seven sabırtaşım cebimde dolaşıyoruz ülke ülke şehir şehir,insan insan dillerini bilmeden de anlaşıyoruz sanki düzgün sormasını bilene her yer Paris misali gidiyoruz bu gece sis oluyoruz uzaklarda.

10 Aralık 2009 Perşembe

SİS

Ipıslak bir ırmak kenarı.

Ulu bir çınar altı.

Irmağa bakar dururum

Tanıdık bir renge bakar gibi

Yapraklar bir bir düşüyorlar.

Sis, içime dalmış gidiyor.

Ben bu ırmağım işte!

Akıyorum gözlerinin içinde.

7 Aralık 2009 Pazartesi

HALİMİZ ŞARAP

Gölge düştü yüzüne

Islak taşlı yolda adımlar

Aceledir gidiyor

Maratonsever hayat

Üst üste dizili şişeler

Mekan buram buram şarap

Ağız kurur şişe boş

Halimiz pek şarabi

Karşıda belirdi bir adam

Sanki kendisi

Gidicem dedi ona

belli belirsiz

Suretteki cevap

Gayet iddialı.

“Eğer gidersen karşımdan şimdi

Bir daha gelmeyiz seninle aynı yere..”

6 Aralık 2009 Pazar

GÜNLÜK

Sevgili Günlük ;

Bugün başımdan acaip bi olay geçti abicim.Malum kişiliğim gereği serseri mayın gibi bir ordayım bir burada.Bugünde böyle acaip yağmurlu bir gündü.Gittim bir ağaca sığındım.Bir kurulanalım,yağmurdan korunalım hesabı.Ağacın etrafında bir gülüşmeler bir fısıldaşmalar falan..Hemen kafamı çevirdim o yana meraklı adamız vesselam..Bir kızla erkek yağmura aldırmadan öpüşüyorlar.Hava buram aşk anlayacağın.Beni tanıyosun bayılırım dikizlemeye,işimiz bu dolaş bakın dikizle..En uygun açıyı ayarladım başladım izlemeye bunları.Adamda kızda acaip mutlu,Yağmurla beraber bunların öpüşmesi koklaşması yarım saat sürdü.Kız birden irkildi sonra.

-“ Acelem var aşkım,derse yetişmeliyim “ dedi kız.

-“ Senden ayrılmak istemiyorum. “ dedi erkek olan.

Tam vıcık aşk edebiyatı.Ağır yeşilçam koktu ortalık.

Neyse abicim uzatmayayım bu kız böyle bir acele falan.Kıllandım bende dedim kendime bir gariplik var peşinden gitmek lazım diye düşündüm.Epey bir zaman ilerledik.Dedektif gibi izledim kızı belli bir açıyı korudum.Polisiye havalardayım yani.Kız başka bir binanın önünde bir ağacın yanında durdu aynada kendine bakıyor zaman geçiriyor hafiften.Şakkadanak bir adam daha belirmezmi,gene aynı hikaye öpüşmeler sarılmalar.Vay dedim içimdeki delikanlının yüreği burkuldu,gitmeli haber vermeli dedim.Yıldırım gibi uçtum öbür çocuğun yanına abicim.Sahilde yürür halde buldum çocuğu,bir şekilde anlatmalı durumu,bağırdım çağırdım bir sağından bir solundan anlattım duymuyor beni sağırmı ne?Hiç oralı değil zıvanadan çıktım.Kendimi kaybettim o anda omzuna sıçıverdim oracıkta.Sevindi avanak bir baktım piyangocunun yanındaymışız.Şansa bak, gitti koştu hemen bir yarım bilet aldı.Caydım bu çocuğa olayları anlatmaktan.Piyangocu bilet satmaktan memnun bir parça ekmek attı bana.Artık onun yanında takılacağım.Günde böyle 2-3 tanesi düşer bizde yolumuzu buluruz.

Haydi selametle,

Haşin Güvercin Sedat

TAVANLAR KONUŞMASA

Gece deli bir at gibi koştu

Usandı şimdilerde koşmuyor.

Saat kanlısı gibi kovaladı saati

Ben beklemesini bilen bir adamım

Yada bilmem de

Bilirmiş gibileri iyi yaparım

Erkek adam ağlamaz düsturu var

Açalım şarapları şaraba katarak

Yağmur ıslağı balkonda

Yıkasam şu belleğimi

Düşünmek olmasa

Yattığımda uyuyabilsem

Tavanlar konuşmasa

Susun lan tavanlar

Ben ağlamıyorum

Gözlerim ağlıyor.

1 Aralık 2009 Salı

KUMRU

Yataktan doğrulduğunda daha güneş doğrultmamıştı beli.

Çatlak duvarlara bakıp burun kıvırdı.

Şıplayan musluğa ise uyuz oldu.

Pencereyi açtığında kumrular uçuştular telaşla.

Uyku bölücü bu moruğa düşmanca baktılar.

Bol küfürlü guruldadı koyu kahve olanı.

Umursamazlığı meslek edinmiş moruk

Oralı bile olmadı.

Şarap tortulu dudakları şapırdattı moruk.

Çatlatma bizi dercesine şarap dilendi dudaklar.

Moruk gibi beyni de oralı olmadı.

Gençlik yıllarında Tünel’den koşar adım inip.

Fransız dilberin kendisini reddedişinden hırslı

Ona en benzer orospuyu becerme niyetinde inmekte

Yokuş aşağı beyin yıllar öncesinde.

Niyetlerinden sıyrıldı beyinle moruk.

Pencereyi kapattı ve yatağına yollandı usulca.

Kumrular geri geldiler akabinde.

Arnavut kaldırımlı sokağa bakarak

Edepten uzak kumrulaştılar.


30 Kasım 2009 Pazartesi

NAM-I DİĞER HAYAT

Ahşap gıcırtılarda dolaşan ayaklar.

Ne ağırdır yükü.

Mavi gökten aldığı renge bürünen çiçeklerle dolu

Balkonda bir soluklanma isterler.

İki telaşlı kız merdivenden çıkar.

Koşar adımlarla.

Hafif çıtı pıtı bir hal durum.

Şen kahkahalı gıcırtılarla.

Biri evlenecek sevmediğiyle ondokuzunu buçuk geçe.

Diğeri boyunda ilmik sallanacak .

Terkedildiği günün sabahı.

Ağır ayakların yüklerinden iki kız.

Güler gülen gözlere şimdilik.

Biri sönecek biri solacak iki güzel ışık.

Gülüşlerle çıkarlar ortamdan.

Ayakların taşımaktan bıktığı kahin der ki

Her zaman kendine gerçeği söyleyen bir yalanım ben.

Nam-ı diğer Hayat.

29 Kasım 2009 Pazar

YAĞMUR


Karabulutlar doluyken tepende

Yağmur olsam yağsam üstüne

En sağanağından

Sarsam her yanını sırılsıklam

Güneşe şemsiyeye düşman

İçine işlesem soğuk soğuk

Gece yarısında ıslak uykularda

Hiç çıkmazcasına düşlere dalsak

Ölümün olmadığı diyarlarda dolaşıp

Sırılsıklam aşk olsak

Uyanmazcasına

Hiç bitmeyen düş olsak

26 Kasım 2009 Perşembe

TAVAN

Ayışığının aydınladığı adamın

Gözleri tavanda

Neler görür neler orada

Hangi gözlerle buluşur.

Gözyaşından uzak

Aşina olmaktan usanmadan

Hayallerle bezeli tavanında

Yatakta uzanır yalnız

Yalnızlık duyulan rahatlık

Tavana uzanır eller

Tutmak ister o güzel gözlü yüzü

Alkole bulanmış kanından

Başlattığı güzel yüze

Varsayar dokunduğunu hesapsız.

Ayışığı biterken

Hayat başlar o tavanda

Hayal yada hayat

Onun olduktan sonra

Umursamaz tavansever adam.

28 Ekim 2009 Çarşamba

KARLI TREN


Yazan :Tabii ki Mikael Nalbantyan

Sinopsis

Sene bindokuzyüzdokuz Sibiryasal soğukların hiç elini eteğini çekmediği Kuzey Rusya.19 yaşındaki Tatyana ve ona yana yana Allah’ın buzunda esmer olmayı başarmış Boris.Tatyana neşeli cıvıl bir sarı afet.Neşeli olduğunda bülbül gibi şakımakta.Tüm hayali müzisyen ve şarkıcı olabilmek.Borisin niyeti hem saf hemde ırzi,Tatyanaya sahip olabilmek.Rusyanın karla kaplı örtüsünde bir derebeyinin kızıyla kahyasının oğlunun aşk hikayesidir bu.

BÖLÜM 1

Ateşten harlı bir kazana benzeyen şömine odayı cayırımtrak bir şekilde ısıtıyordu.Şöminenin yanındaki koltuğa oturmuş Boris hayallerinin baldızı Nadya ile oynamaktaydı. Nadya kahkahalar atarak onunla vuruşmaca oynuyor Boris ufak kızın tokatlarını savuşturmakla uğraşıyordu.

Boris : Dursana Nadya! Yarım saattir vurup duruyosun kızım!

Nadya : Booris boooris. (vurmaya devam eder).

Muhabbetleri gümbürtüyle açılan bir kapı sesiyle şak diye kesilir.Kafalar kapıya döner.Bu toprakların derebeyi olan Nikolav ve kızı Borisin hayatının kadını olmaya aday Tatyana eve hızlı bir giriş yapar.

Nikolav kendini hemen bir koltuğa atar ve gür sesiyle homurdanır.

Nikolav: Boris! Köpekleri besle yemini suyunu ver.

Petruşka! Banyoyu hazırla aptal kadın Merdivenin başında bön bön bakma bana ter içinde kaldım!

Petruşka uçarcasına ağır bedenine aldırmadan aşağı iner o aşağı inerken merdivenler yeter ulan dercesine gacırtılarla inler.Kadın boş gözlerle evin beyine bakar olur anlamında kafasını yan çevirip kıçınıda buna uygun yan devirip uygun adım banyoya doğru gider.

Boris köpeklerle ilgilenmek için paltosunu ve botlarını giyerken kaçamak bakışlarla Tatyanaya bakmaya çalışır.Tatyana oralı değildir.Kardeşiyle oynamaya başlamıştır.

Nikolav bardağa doldurduğu konyağı dikler.Midesi bi anda ekşir ama çaktırmaz.Derebeyleri çaktırmamakla ünlüdür böyle şeyleri.Rus raconu öyle söyler.

Getirdiği gazeteleri kurcalamaya başlar.Haberlere bakarken Çara ve annesiyle ilgili çılgın fantazileri içeren okkalı bi küfür savurur.Okkanın Osmanlı ölçüsü olduğunu bilmeyen kaba ve cahil derebeyi.

Nikolav: Bu kafkasya için amma uğraşıyorlar.Çar toplayıp orduyu bir inse hepsini dağıtır. Diye espri yaptığını sanarak güldü.

Boris beyinin içip içip sapıtıp zırvaladığını ailesinin bi geleneği gibi ezberlediğinden fazla duymamak için kapıyı kapattı.

Suratına ciğerleri donduran bir soğuk çarptı.Karlı pencereden Tatyanaya baktı.

Soğuk işlemez oldu bir anda şişelerce konyağı devirmiş gibi hissetti kendini.Köpeklerin uluması uyandırdı kendisini köpeklerinde yemeğe suya ihtiyacı var Boris!

Diye düşündü.Köpeklerin yanına seyirtti bata çıka tepesinde tabak gibi bir ay çatalsız bıçaksız.

BÖLÜM 2

Sabahın körü bir vakitte güneş soğuk yüzünü yeni yeni gösterirken karları kürüyordu Boris. Daha geçen gün buz tutmuş bu yolda Tatyana neredeyse düşüyordu.Bu konudan dolayı karlara kan davası gütmeye başlayan Boris hırsla vuruyordu küreğini buz tutmuş yola daha kan davası nedir onu bile bilmeyen haliyle. Birazdan ev halkı uyanacak ve kahvaltı hazırlaması gerekecekti.

Babası öleli 4 sene olmuştu. O öldüğünden beri bu 3 katlı koca evin tüm işlerine kabakıçlı Petruşkayla beraber kendisi üstlenmişti. Karları kürerken üst katlarda bir pencere açıldı ve kafasından aşağı karlar indi Borisin.Kafasını kaldırdığında karşısında Tatyanayı buldu. Sarışın güzel masmavi gözleriyle kar manzarasına bakıyor ve eski bir şarkının giriş notalarını mırıldanıyordu. Sanki kızın sesini ilk defa duyuyormuşçasına heyecanla ve merakla dinlemeye koyuldu. Gözlerini kapamış Sibiryadan Kafkasya’ya ordanda Avrupa’ya Tatyana ile koşarken bu güzel melodram kabakıç Petruşka’nın domuzumsu sesiyle zart diye kesildi.

Petruşka – Boriis! Gel şu listede yazanları kasabadan alman lazım koş!

Petruşkanın dolmalığı zorlayan parmakları arasında kaybolmuş kağıt parçasını aldı ve listeye göz gezdirirken küfürleri sıraladığı gözlerinden okundu.

Kasabaya doğru yola çıkmaya hazırlandığı sırada Tatyana kasabada ki müzik hocasına giderek konservatuar sınavlarının tarihini öğrenmesini istedi.

O heyecanla yola koyuldu Boris, kızı gördüğünde elinden düşen notun malzemelerinin yarısından çoğunu almayı unuttuğu için evin beyinden şamar yiyeceğini bilmeyerek.

BÖLÜM 3

Boris’in sınav tarihini öğrenmesinin üstünden tam bir ay geçmişti.Nikolav’ın daha hala hiçbirşeyden haberi yoktu.Sınava tam 17 gün kalmıştı.Boris evin tamirlerinin yapıldığı tamirhanesinde Petruşka’nın koca kıçı yüzünden kırılan koltuğun ayağını tamir etmekle uğraşıyordu küfürler sıralayarak.

Tam Petruşkanın ebesi hakkında ileri geri küfürler düşünürken Tatyana cıvıl cıvıl sesiyle odaya daldı.

Tatyana – Selam Boris! Bugün babamdan okula gitmek için para isteyeceğim.Çok mutluyum sence izin verirmi gitmeme?

Boris – Eminim izin verir,böyle güzel bir sesin olduktan sonra,çar bile seni ayakta alkışlamalı.

Tatyana – “Çok tatlısın Boris’im.” Diye aşk kokan bir sesle konuşup yanağına öpücük kondurdu.

Arada böyle kurlar yapmaya bayılırdı Boris’e.Boris’te her defasında bayılacak gibi olurdu.Bu karşılıklı bayılışmalardan hemen sonra aniden ağır bir küfür,bir silah sesi ve bir çığlık duydular.

Hemen evin kapısına koştular.Nikolav ödemesi gerekenden az para veren bir köylüyü vurup öldürmüştü.Tam diğerini de vuracaktı ki adam ceylan gibi sekerek kaçmaya başladı.

Nikolav – “Kaç bakalım piç kurusu!” diyerek komurdandı.

Eli sırtında asılı olan tüfeğine gitti.Fişeğini doldurdu.Gez göz arpacık işlemlerini harfiyen yerine getirip tetiği çekti.Acı bir çığlık duyuldu.Sonra da yankısı.Nikolav’ın gevrek kahkahası sürerken köylü yere yığıldı,öldü.

Evin önündeki ve bahçede ki tüm karlar kırmızıya boyanmıştı sanki.

Tatyana şok olmuş bir şekilde odasına koştu.

Boris ise dehşet içinde beyini dikizlemekteydi.

Nikolav – “Şu hayvanları arkaya göm Boris!

Sonrada karları küre!arın sabah bahçemde konyağımı içtikten sonra işe gitmeden evvel bunların mezarına bir posta tükürmem lazım!” dedi

Bu kan kırmızının kaderlerine ilk girişiydi.

BÖLÜM 4

Boris son toprağı attığında gece yarısıydı. Her yanı buz tutmuştu.Kafasını kaldırdığında Tatyanayı gördü.Kız hüngür hüngür ağlıyordu.Kızın ağlaması içine çok dokundu.Herşeyi kaldıran bünyesi kızın gözyaşlarıyla adeta çözülüyordu.Kızı güldürmek için şaklabanlık yapmaya abidik gubidik danslar etmeye başladı.Başarmıştı! kız gülümsemişti.Şansına,ayağının dibinde bir kardelen buldu.Kız camı açmış dikkatle Boris’in ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu.

Boris diz üstü çöktü.Donmak üzere olan elleriyle kardelen çiçeğini Tatyanaya uzattı.

Boris : “Varlığım benim için bir şarkı söyler misin? “ dedi.

Tatyana duygulanmıştı.Ağlamaklı bir sesle şarkıya başladı ama sonra toparlandı ve billur sesi etrafta yankılanmaya başladı.

Boris sırtını duvara dayayıp yere çömeldi. Eseri olan mezarlara eserinden tiksinen bir ressam gibi bakmaya başladı.

Adalet,insanlık,din ve benzeri hiçbir şeyin olmadığı o gecede.Sarışın bir kızın billur sesi dua, yağmaya başlayan kar ise tütsü oldu yağdı 2 yeni mezarın üstüne.

BÖLÜM 5

Sabah karlı tepelerin üstünden doğmaya karar verdiğinde Nikolav ve ailesi çoktan kahvaltı masası etrafında toplanmıştı bile.

Nikolav iştahla tabağındakileri mideye postalarken Tatyana tabağına elini sürmemiş hala ağlıyordu. Nikolav tabağındakilerin postalanma işlemi bitince önce kızına bir bakış attı, sonra onun tabağına göz dikip onu aldı ve aynen yumuldu.Nikolavın çift dikiş yemeği bittiğinde Tatyana hala ağlıyordu. Nikolav artık sinirlerine hakim olamadı ve kızının kafasına gelişine bir tokat attı.

Nikolav – Sus artık aptal kız.

Tatyana – Katil.

Boris yumruklarını sıkmış ama hiçbirşey yapmamıştı. Kız ondan daha delikanlı çıkmıştı.

“Katil..hayvan..” gibi muhtelif küfürleri sıralamada bir sakınca görmeden ocakta kaynayan sıcak suyu babasının üstüne boca etti, ağlamaktan gözleri şiş sarışın güzeli.

Önce babanın acı çığlığı duyuldu sonrada kızının.Nikolav kızı tuttuğu gibi odanın içine fırlattı.Kapıyı ardından kapattı.15-20 dakika boyunca çığlıklar ağlama sesleri ve tokat sesleri evde yankılandı.Nikolav odadan çıkarken yere tükürdü ve kapıdan hışımla çıktı.

Kabakıç ve Boris odaya koştular.Tatyana yerde ağlıyordu,ağzı burnu kan içindeydi. Hemen su ve havlu getirip yaralarını sildiler.

Güzel kız yaralarının ve üzüntünün nedeniyle bayıldı.Boris ağlayarak kıza bakıyordu.Kızın elinden tutarken kız birden çocuğun elini sıktı.

Tatyana – “Götür beni boris” diyerek birkaç kez sayıkladı.

Kabakıç Borisle gözgöze gelip yüzünde hafif bir sırıtışla odadan ayrıldı.

BÖLÜM 6

Boris bütün gece eşyalarını topladı. Biriktirdiği paraları saydı.Bu kadar senelik hizmetin karşılığını epey az buldu.Midesi bulandı.İlk defa topraklarını terk edeceği için tedirgindi.Kabakıç Petruşka’nın yardımıyla kızında eşyaları toplandı. Boris’in köpekleri hazırlaması zaman aldı.Tatyanayı uyandırıp giyindiler.

Bu derlenme ve toparlanma faslı tamamlandığında gece de tamamlanmak üzereydi.

Kabakıç kendinden beklenmeyecek bir incelikte biriktirdiği parayı büyük bir cömertlikle Tatyanaya takdim etti.Duygusallaşabildiğini kanıtlayan Kabakıç,Tatyanayı sarıp sarmaladı.

Evden ayrıldıklarında gün yeni ışıyordu. Evin camında Nadya vardı.

Ufak kızın elinde ablasının ilanı vardı.Ablasıyla Boris’in gidişine bakarken Annesininde böyle apar topar kaçtığı günü anımsadı ve korkuyla dudağını ısırdı.

Annesi gibi ablası da onu terk etmişti.

Buz gibi ahşap zeminli konağın içinde çıplak ayaklarıyla pek de ses çıkartamayan cüssesiyle babasının odasına koştu.Bir grup mandanın ortaklaşa kurduğu orkestra gibi horlayan bu iri adamı ufacık bir kızın tek bir cümlesi yerinden kaldırmaya yetmişti.

Nadya – Baba kaçtılar!

Beyaz göğün altında beyaz karların ortasında köpeklerin soluk ve karların ezilme sesleriyle yarı uykuda olan Tatyana babasının böğürtüsünü duymayarak mutlu bir uykuya daldı.

BÖLÜM 7

Nikolav deli gibi evin içinde bağırarak üstünü giyiyordu.Kaçan zaten kaçmıştı.Evde bulunan Kabakıç hiçbir şeyden haberi olmadığını söyleyerek yalanlar sıralarken Nadya elindeki ilanı babasına verdi.

Nikolav – Sürtük! Demek hala tek derdi bu!

Boris senide yakacağım hain it!

Hışımla evden çıktı ve kasaba meydanına ilerledi.Kasaba meydanında ki klüpte genellikle işçiler ve ameleler otururdu. Bu adamlar genelde parayı kim verirse onun bilimum üflemeli çalgılarını çalmaktan pek çekinmeyen tiplerdi.

Nikolav klübe daldı. Kendisiyle birlikte ava çıkacak tipte olan 3 adama tomarla para fırlattı ve işi anlattı.İki adam neşeyle paraları sayarken diğer adam içkisini yudumluyordu.Nikolav’a bakarak belinden 2 ayrı tabanca çekerek paraları sayan arkadaşlarının kafasına birer el ateş etti.

Herkes donmuş halde o adama bakarken adam kana bulanmış paraları toparladı ve hepsini cebine koydu kalan içkisini dikledi.

Nikolav’ın yüzüne bile bakmadan.

Andre – Hadi gidip kızını ve öcünü alalım ayı yavrusu

Nikolav bardakilerin kahkahası içinde süklüm püklüm dışarı çıkarken masada kalanların kanı çoktan kurumaya başlamıştı bile.

BÖLÜM 8

Tatyana kızakta uyumaktaydı. Köpekler yorgunluktan devrilmişlerdi.Tam 6 saat boyunca aralıksız yol almışlardı.Boris yakalanma korkusundan yolu uzatmış dağ yamaçlarından giderek izini kaybettirmeyi denemişti.

Sabaha doğru Boris’te sızmıştı.Silah sesiyle aniden uyandı.Sesler yamacın aşağısından gelmekteydi.Gizlenerek aşağı kaydırdı kendini ve sese kulak kabarttı.Nikolav’ın sesini dan diye tanımıştı.Bir dan seside beyninin içinde değil kulağında çınladı.Nikolav ve adamı dağ köylülerini vurarak ağızlarından laf almaya çalışıyordu.Gizlenerek kaçma planı suya düşen Boris çıldırır gibi olmuştu.Koşarak Tatyana’nın yanına geldi.

Boris – Tatyana hadi uyan ! Kalk! Geldiler! Baban burada uyan!!Gidiyoruz!

Tatyana – Aman tanrım ne yapacağız!

Bu arada Nikolav eziyetten zevk alarak bunu saatlerce uzatmayı düşünürken diğer sesleri duymuş köylüler ateş ederek Nikolav’a doğru koşmaya başladılar.

Köylülerin sesini duyan Boris umutlanmıştı.Köylüler Nikolavı kovalarken tepede Borisi görünce daha sonra işleri bittiğinde onun yanına geldiler.

Köylü Andre – Sizde mi onlardansınız? (silahını doğrultarak)

Boris – Hayır biz onlardan kaçıyorduk. Moskovaya gitmemiz lazım bize yardım edin.

Andre – Moskova treni 1 günlük mesafedeki kasabalardan kalkar ancak.Yol uzun biz size eşlik edemeyiz ama evimizde konaklayabilirsiniz.Altınınız varmı?

Boris – Biraz var konaklamamıza izin verirseniz size verebilirim.

Andre – Tamam anlaştık.

Andre işi kabul ettiğinde Tatyana’ya göz süzdü.Aylardır kadın yüzü görmemişti.Beynindeki tilkiler ve kasıklarındaki ısı Andre’nin havasındaki soğuğu kırmış gibiydi.

Andre – Hadi köye gitmeliyiz kar bastıracak!

BÖLÜM 9

Andre’nin ateşe odun atmasıyla ateş kendine geldi.Andre koltuğa oturmuş karşı koltukta bitkin oturmakta olan sarışın kıza iştahla bakıyordu.Boris odaya girdiğinde içten içe sinirlenen Andre içkisini dikledi.Boris’i itekledi ve hoşnutsuz bir ifadeyle konuşmaya başladı.

Andre – Aynı odada yatamazsın kız bu gece benim!

Boris – Kendine gel köylü kafayımı buldun! İyilik yapıyosun diye bokunu çıkartmanın alemi yok!

Andre çoktan silahını çekmişti.Tatyanayı odanın öbür köşesine fırlatıp Boris’e yaklaştı ve silahını kafasına dayadı.Tatyana o anda saatler ve günlerce bulunduğu bunalım halden bir anda kurtulup sessizce ocağın kenarından maşayı aldığı gibi Andre’nin kafasına indirdi.

Andrenin sırıtması yüzünde dondu ve donuk gözlerle Boris’e bakakaldı.Şakaklarından kan ırmak gibi boynuna ordanda daha aşağı kıvrıla kıvrıla akmaya başladı.

Yerçekimiyle artık arası papaz olan Andre yere devrildi.Boris’le Tatyana gözgöze geldiler.Artık odada varlığını sürdüren tek hareket ateşte çatlamayı ve yanmayı sürdüren odunlardı.Tatyana’nın gözleri yaşlarla dolunca Boris koşup kıza sarıldı.Uzun bir müddet kız Boris’in sırtını yumrukladı ve ağladı.Sonra ıslak gözleriyle Boris’e bakıp onu öpmeye başladı.

Ani harlanan sıcaklıkları yanan ocağı bile bastırmıştı.Onlar birbirini yavaşça soyup ısıtmaya koyulurken ocak ve Andre’nin hareketsiz vücudu soğumaya devam ediyordu.

BÖLÜM 10

Kar sabahı tipiye boğduğunda Tatyana ve Boris artık yola koyulmuşlardı.Köpekleri çılgınca kamçılıyor alabildiği kadar yol almaya çalışıyorlardı.Beş saat aralıksız gittikten sonra bir köyde durdular. Boris köydeki hana girip biraz yiyecek satın almak istedi.Masanın birinde oturan Nikolav’ı fark edememişti.Yiyeceklerini alıp tekrardan yola koyulduğunda artık peşlerinin dolu olduğundan haberdar değildi.Hava hafifcene kararmaya başladığında trenin kalkacağı kasabaya vardılar.Köpekleri ve kızağı öylece bıraktılar,tren kalkmak üzereydi.Boris Tatyana’nın tüm yükünü sırtlamıştı.Trenin düdüğü çalmaya başlamıştı.Tren hareket etmeye başladı.Tatyana koşar adım atladı trene.Boris elinde yükler trenin yanında koşuyor ve eşyaları Tatyana’ya vermeye çalışıyordu.Tam son bavuluda verdiğinde trenin düdüğü acı acı çalmaya başladı.Boris sırtında bir acı hissetti.Bir sıcaklık hızla vücuduna yayılıyordu vurulmuştu.Arkasına baktığında Nikolav ve adamının peşlerinde olduğunu gördü.Yavaş kalmışlar tren hızlanmıştı.Boris korkarak trene sıçradı ve Tatyana için kendini siper etti.

Tatyana ne olduğunu anlamadan kendisine sarılan Boris’e bakarken bir düdük sesiyle Boris ikinci kurşunuda sırtında hissetti.

Boris- Ben iniyorum seni Moskova’da bulacağım.! Halletmem gereken bir işim var aşkım!

Tatyana – Nereye Boris? Saçmalama!

Boris – Merak etme sen Moskovaya var ve şarkılarını söyle aşkım.

Boris kolyesini boynundan söküp Tatyana’nın eline verdi.

Boris – Bu babamdan kalma altındır ve ağırdır.Paran yetmezse satarsın bu seni ben gelene kadar idare eder.Ben iniyorum!

Boris trenden atladı.Artık ayakta zor duruyordu.Tren son düdüğünü çaldığında iyice uzaklaşıyordu.Tatyana ile karşılıklı el sallıyorlardı.

Boris – “Hep yanında olacağım!” diye bağırdı.

Tatyana gülümseyerek içeri girdi.

O anda Boris 3. ve son kurşununu yedi.

Boris yere çöktü.Kan o köylülerin öldürüldüğü günkü gibi kırmızıya boyanmaya başlamıştı.

Üşümeye ve soğuktan titriyor ama bir şey hissetmiyor gülümsüyordu.

Trenin gidişine bakıyordu ve Tatyananın sesini duyuyor gibiydi.

Nikolav’ın küfürlerini işitmiyordu.

Nikolav yanına koştu onu tuttu ve bıçağını göğsüne sapladı.

Borisin ağzından hafif bir inilti yükseldi sonra gözleri büyüdü.

Birden son gücüyle Nikolav’ın yakasına yapıştı ve suratına tükürdü.

Sonra gülümsedi ve kendini karlara bıraktı.

Trenin dumanı heryeri kapladı.

Dünya bir şarkıcı kazanmış ama bir aşık kaybetmişti.

SON